Menüyü Atla ve İçeriğe Git
Kodyazabil.me
Giriş Yap
← Blog Listesine Dön

Şerit Menülerin Karanlık Labirentinden Çıkış: İçerik Üretiminde Kendi Devrimimi Nasıl Yaptım?

10 Eylül 2026

Lise yıllarımdı… Ders notlarımı tutma konusunda kelimenin tam anlamıyla bir düzen takıntım vardı. Öyle sıradan bir not tutma seansından bahsetmiyorum; üniteler, ana başlıklar, alt başlıklar, numaralandırılmış listeler, girintili paragraflar… Her şeyin hiyerarşik bir kusursuzluk içinde olması benim için çok önemliydi. Bütün bunları Microsoft Word kullanarak yapıyordum. Klavye kısayollarına o kadar hakimdi ki parmaklarım, ekranın o görsel karmaşasına hiç bulaşmadan uçuşuyordum tuşların üzerinde.

Bu titizliğim öylesine bir boyuta ulaşmıştı ki, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenim bir gün yanıma gelip, "Bu notları gelecek sene öğrencilere ders materyali olarak dağıtmak için kullanabilir miyim?" diye sormuştu. İkinci dönemin ortalarına geldiğimizde o dosya tam 108 sayfalık devasa bir arşive dönüşmüştü. Özellikle örneklerimi madde işaretli listeler halinde alt alta dizmeye bayılırdım.

İşte benim ilk büyük dijital kâbusum da tam o çok sevdiğim madde listelerinde patlak verdi.

Alt listeler oluşturmak için yıllardır bildiğimiz mantığı kullanıyordum: İçeri girmek için Tab tuşuna bas, listeyi bitirip anahat metnine dönmek için de liste kapanana kadar birkaç kez Enter yap. Ancak Word’e gelen sinsi bir güncelleme her şeyi altüst etti. O dönem JAWS kullanıyordum ve ekran okuyucum bir anda neyin liste öğesi, neyin normal paragraf metni olduğunu söylemeyi bıraktı! Sırf bu saçma sapan erişilebilirlik problemi yüzünden, benim "düz metin" zannettiğim şeyler, aslında bitmek bilmeyen, devasa bir liste öbeğine dönüşmüştü. O 108 sayfalık emeğimin koca bir format çorbasına dönüştüğünü fark ettiğim anı unutamıyorum. Emeğimin, benim kontrolüm dışında çalışan bir arayüzün inisiyatifine kalması fikri beni çileden çıkarmıştı.

Saçma sapan arayüzlerle yazı yazmaktan bıktıysanız tıklayın!

WordPress Cehennemi ve "Kaynak Kod" İhaneti

Word'deki o kazadan sonra, asıl büyük darbeyi hevesle atıldığım blog serüvenimde yedim. WordPress'in o meşhur "Zengin Metin Editörü" (WYSIWYG) ile tanıştım.

Gören bir kullanıcı için o editördeki butonlar büyük kolaylık olabilirdi ama bir ekran okuyucu kullanıcısı için o arayüz tam bir mayın tarlasıydı. Nerenin başlık, nerenin paragraf olduğunu anlamak, hele bir de tablo eklediysen "Acaba hücreler birbirine mi girdi?", "Tablo yazının sağına mı kaydı?" gibi mizanpaj kaygıları taşımak sinir bozucuydu. İş öyle bir noktaya geldi ki, sinir krizleri eşliğinde sitemi tamamen kapattım.

Ama pes etmedim, kendimce "kusursuz" bir çözüm bulmuştum: Gidip baştan sona HTML öğrenecek ve arka planda ne dönüyorsa ona hükmedecektim. Yazılarımı saf HTML etiketleriyle sıfırdan yazıp, o editörün "Kaynak Kodu" bölümünden yapıştırıyordum.

Fakat WordPress'in bana yapacağı asıl ihaneti henüz görmemiştim. Daha sonra yazımı güncellemek isteyip kaynak görünümüne geçtiğimde karşılaştığım manzara dehşet vericiydi. WordPress benim temiz HTML kodumu kendi sistemine uydurmak için adeta katletmişti. Türkçe karakterler gitmiş, yerini & ve ; işaretleri arasına sıkışmış saçma sapan rakamlara bırakmıştı. Anlamını bile bilmediğim onlarca class özelliği koduma sızmıştı. Kendi yazdığım metne yabancılaşmıştım.

Yazdıklarınıza farklı karakterler karışmasın istiyorsanız işte araçlarınız!

Kopuk Yıllar: Sadece "Duran" Bilgiler

Bu arayüz ve format travmaları yüzünden çok uzun bir süre doğru düzgün not tutamaz hale geldim. Telefonda Google Keep kullanıyor, bilgisayarda ise .txt dosyaları biriktiriyordum. Telefona genelde yanımda olması gereken pratik notları atıyor, bilgisayara ise öğrendiklerimi kaydediyordum.

Yıllarca böyle çalıştım ama bu sistemin çok büyük bir kusuru vardı: Bilgiler sadece orada duruyordu. Ne doğru düzgün sorgulanabiliyorlardı ne de bana gerçek bir fayda sağlıyorlardı. Yüzlerce ufak tefek metin parçacığı, birbirlerinden tamamen habersiz, izole bir şekilde çürüyordu.

Yazdıklarınıza can verecek teknoloji yığını burada!

Siyah Ekranın Belgeyle Buluşması ve O "Aydınlanma" Anı

Ben aslında bilgisayarla ve programlamayla lise yıllarından beri içli dışlıydım. Komut satırına (CMD) epey hakimdim. Ancak komut satırını hep bir "programlama" veya "sistem yönetimi" aracı olarak görmüştüm.

Liseden mezun olduktan yaklaşık dört beş yıl sonra (2014 sonrası dönemler), GitHub'daki projeleri incelerken README.md dosyaları sayesinde Markdown ile tanıştım. İşte o an taşlar yerinden oynamaya başladı.

Markdown'ı tanıdığım o dönemlerde, okumayı çok istediğim bir kitabın PDF'ini internette bulmuştum. Ama PDF okumak, ekran okuyucu kullanan biri için genelde eziyettir. Hele ki o PDF; her sayfasında yazarın adını, kitabın adını, sayfa numaralarını ve üst/alt bilgileri barındırıyorsa... Düşünsenize, bir cümlenin tam ortasında sayfa bitiyor, ekran okuyucu size yazarın adını ve sayfa numarasını okuyor, sonra cümleye devam etmeye çalışıyorsunuz. İllallah etmiştim.

O sıralar Pandoc diye bir aracın varlığını bir blog yazısından tesadüfen öğrendim. Tam olarak nasıl çalıştığını bilmiyordum ama denemeye karar verdim. Kitabın her bölümünü ayrı bir .md (Markdown) dosyasına kopyalayıp temizledim. Sonra o siyah ekrana, komut satırına geçtim. Bir sürü dosyayı birbirine bağlayan o uzun komutu yazıp Enter'a bastım.

Komut satırı, o güne kadar klavyede Tab tuşuyla menüler arasında gezinerek, F6 ile panellerde kaybolarak, şeritlerin (ribbon) karmaşıklığında boğularak kaybettiğim zamanı bana saniyeler içinde geri vermişti. O komut çalıştığında, kusursuz yapılandırılmış o EPUB dosyasını elime alıp DAISY oynatıcıma attığım an... İşte "insana tavanı zemin kılıyor" dediğim o muazzam an, tam olarak oydu. Metin, arayüzün köleliğinden kurtulmuştu.

Yazdıklarınız kendini okutsun istiyorsanız işte yapılacaklar!

Kendi Wikipedia'mı Kurma Hayali ve Obsidian

Bunca yıl parçalı notlarla çalıştıktan sonra, yakın geçmişte kafama bir fikir düştü: "Kendi Wikipedia'mı kurmalıyım." İstiyordum ki notlarımın içindeki kelimeleri bağlantı (link) yapabileyim, onlara tıkladıkça fikirlerim arasında gezinebileyim.

Araştırmalarım beni Obsidian'a ve Zettelkasten metodolojisine götürdü. İnsanların düz metin dosyalarıyla nasıl birbirine bağlı devasa bir "ikinci beyin" kurduklarını görünce "İşte bu!" dedim. Obsidian'ın bazı erişilebilirlik problemleri vardı, arayüzü her zaman ekran okuyucuyla %100 dost değildi. Ama yılların getirdiği o özgüvenle, "Erişilebilirlik problemi varsa onu da ben çözerim, eklentisini kendim yazarım" dedim (ki sonrasında AuraGraph eklentisini tam da bu motivasyonla geliştirecektim). Artık bilgilerim birbirinden habersiz değildi; fikirlerim birbirine göz kırpıyordu.

Quarto Mucizesi: Bir Yazılımcının "Yok Artık" Dediği An

Bütün bu araçları bir araya getirirken karşıma Quarto çıktı. Açıkçası ilk gördüğümde o YAML bloklarına, yapılandırma dosyalarına bakıp "Ne kadar çok ıvır zıvır var, bu ne yahu?" demiştim.

Ama Quarto'nun arka planda ne yaptığını anladığım an, eski bir yazılımcı olarak yerimden zıpladım. Tek bir .qmd dosyası düşünün. Sadece Markdown kullanarak yazınızı yazıyorsunuz, en başa ufak bir YAML bloğu ekliyorsunuz. Sonra komut satırından tek bir komut veriyorsunuz ve aynı metin; saniyeler içinde kusursuz bir web sitesine, ekran okuyucuların şakır şakır okuduğu PDF/UA standartlarında bir PDF'e, düzeni bozulmamış bir Word belgesine ve bir EPUB kitabına aynı anda dönüşüyor!

Eskiden Word'de "Farklı Kaydet -> PDF" dediğimde karşıma çıkan o iğrenç, sonradan müdahale edilemez, ekran okuyucu dostu olmayan o çöp dosyaları hatırladım. Ve şimdi elimde, LaTeX'in o karmaşık kodlarıyla hiç boğuşmadan, arka planda muazzam bir orkestrasyonla %100 erişilebilir akademik düzeyde çıktılar veren bir sistem vardı.

Üstelik yazılımcılıktan gelen Git ve CI/CD (Sürekli Entegrasyon) süreçlerine olan hakimiyetim sayesinde bu işi tamamen otomatize edebildiğimi gördüm. GitHub'a tek bir push atıyordum; sunucu yazımı alıyor, Quarto ile derliyor, PDF'ini oluşturuyor ve bir web sitesi olarak dünyayla paylaşıyordu. Ben sadece yazımı yazıyordum, geri kalan her şeyi sistem kendi kendine hallediyordu.

Yazdığınız roman, rapor ya da makale; hiç fark etmez. Hem basılabilir bir PDF, hem erişilebilir bir Web sitesi hem de okunaklı bir Word olsun istiyorsanız, araç yığını sizleri bekliyor!

Sonuç: Arayüzlerin Köleliğinden Verinin Efendiliğine

Yıllar süren bu hüsranlar, çöpe giden emekler ve ardı arkası kesilmeyen arayüz krizleri bana çok temel bir şeyi öğretti: Fikirlerinizi görsel arayüzlere emanet ederseniz, o arayüzler değiştiğinde fikirleriniz de ölür.

Bugün artık ne mizanpaj kaygısı taşıyorum ne de "Tablom kaydı mı?" stresiyle boğuşuyorum. Ekranı, butonları ve şerit menüleri bir kenara bıraktım. Sadece klavyeme, düz metinlere ve arka planda benim için tıkır tıkır çalışan komut satırı araçlarına güveniyorum. Eğer siz de Word dosyaları arasında kaybolmaktan, arayüz güncellemelerine kurban gitmekten ve yazdıklarınızı özgürce yönetememekten yorulduysanız, inanın bana, çıkış yolu o karanlık gibi görünen komut satırında ve düz metnin sadeliğinde yatıyor.

Yorumlar